• Skip to primary navigation
  • Skip to main content
  • Skip to primary sidebar
  • Skip to footer
  • Röportajlar
  • Essays on Art
  • Gaffar Yakınca Kimdir?
  • Deli Gaffar Hakkında
  • İletişim

Gaffar Yakınca

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile yesin
Hâşâ! Bunun imkânı yok elbette bilirsin

  • Ağır Yazılar
  • Gözüme Takılanlar
  • Edebiyat
  • Gezi Notları
  • Kültür Sanat

Yeni Yazılar

Yar kapısında uyumak – 2

29 Kasım 2015

Ben hiç görmedim, anlatanların yalancısıyım, öyle derler ki Meşhed, sadece İran’ın değil, Dünya’nın da en güzel şehirlerinden biriymiş. Hiç bir sivri tarafı olmayan, kocaman, sessiz ve alabildiğine durgun Binalud Dağı’yla, onun tam aksine, onlarca sivri tepenin omuz omuza verip, en eski zamanlardan kalan bir küçük devler ordusu gibi dizildiği Hezar Mescid Dağı’nın arasında kurulmuş olan şehir, bahar geldiğinde adeta bir gül bahçesine dönermiş. Yaza girerken, tüm vadi bir çiçek seline kapılmış gibi boyanır, Kaşafrud nehrinin kıyılarından fışkıran çiçekler şehrin boynuna takılmış bin renkli bir gerdanlık gibi dururmuş. Kışınsa Doğu’nun bütün kentleri gibi, Meşhed de, çocukların ninelerin elinden tutarak dalıverdiği bir masal ve büyü deryasına dönüşürmüş. 

İşte karlı bir kasım gecesinde paspasın üzerinde yatarken bulup evime buyur ettiğim gizemli arkadaşım Afşin de Horasan’ın kuzey kapısında, Şiilerin kutsal saydığı bu şehirde doğmuş. Anası orijinal bir Meşti, babası ise Azerbaycan kökenli. 

Meşhed’de sokaklar….

1935 yılının Temmuz ayında, Meşhed’de o güne dek hiç olmamış türde, hiç görülmedik sarsıcılıkta bir olay yaşandı. Türkiye’deki devrimlerden etkilenen Şah, şapka kanununu çıkaralı çok olmamış, sarık yasaklanmış, onun yerine fört şapka mecburiyeti konulmuştu. Civar köylülerin mallarını pazara getirdikleri sıradan bir cuma günüydü. Toz toprak içindeki eski pazar yerine şehir tarafından giren bir grup genç adam, “kahrolsun şah” “kahrolsun Yeni Yezid”, diye bağırmaya başladılar. İçlerinden biri  tam kasap tezgahlarının önünde durdu ve elindeki flanel kumaştan yapılma, birzcık eski moda fört şapkayı yere atarak üstünde tepindi : “İmam Rıza aşkına ayağa kalkın ey Meşdiler, kafir şapkasını kafanıza takmayın, Emevi zulmüne dur deyin” 

Mollalar “Yeni Yezid” dedikleri Şah’a karşı ilk kez isyan çağrısı yapmıştı. Köylüler, henüz daha kafalarına fötr şapka takmamışlardı ama, belki sıcaktan tepelerinin tası attığından, belki de yüksek vergiler ve rüşvet yüzünden canlarından bezdikleri için bu çağrıya olumlu yanıt verdiler, ayaklanarak Imam Rıza türbesini işgal ettiler. Dillerinde tek bir slogan vardı, “kahrolsun Şah, kahrolsun yeni Yezid”. Başlarda sayıları en çok bir kaç yüz kişiydi, ama kutsal bir mekana girmiş, oradan başkaldırmışlardı. Polis ve ordu pazarcılara müdahale etmeyi reddetti, türbeye bu şekilde girmekten korkuyorlardı. İsyan uzadı, uzadıkça köylülerin ve meraklı kalabalığın sayısı arttı. Şahın valisi kendi adamlarına söz dinletemiyordu. 

Sonunda bir sabah Şah, sakallı bir şeyh parçasına bu kadar müsamaha gösterilmesinden son derece mutsuz, başbakanına kesin bir emir verdi. İran Azerbaycanı’ndan kalkan bir tren dolusu asker bir kaç gün sonra Meşhed’e vardılar. Allah’ın ve Hazreti Ali’nin gazabını üzerlerine alma pahasına İmam Rıza türbesine girip isyancıları dağıtanlar işte bu askerler oldu. 

Türbeye girme emrine itaat etmedikler için iki tanesi idam edilen, bir tanesi de bu günaha dayanamayıp kendisi intihar eden askerlerin neredeyse tamamı şehirde asayiş yeniden sağlandıktan sonra geri döndüler. Aralarında Afşin’in büyükbabasının da olduğu birkaç kişi hariç. Hepsinin kendince geçerli sebepleri vardı, bir tanesi isyandan sonra Afganistan’a kaçan Şeyh Muhammed Gonabadi’nin öğrencilerinden biriyle tanışmış, tövbe ederek bir tekkeye dahil olmuştu, bir diğeri sivil hayatta yaptığı kalaycılıkla ilgili iyi gelirli bir iş bulup ordudan kaçmıştı. Afşin’in büyükbabasının sorunu ise, kendi söylediğine göre, tarife gelmez bir aşk acısı idi, bu yüzden Tebriz’e dönmemişti. 

Varlıklı bir aileye mensup olan büyükbaba, henüz yirmili yaşlarındayken ve henüz kuzey topraklarının her köşesinde “kızılların” bayrakları yükselmemişken, babası Hacı Said’in Erivan’a gönderdiği ticaret kervanlarından biriyle gidip Tebriz’e geri döndüğünde ağzını bıçak açmıyordu. Aylarca yiyip içmekten kesilen, adeta ruhsuz bir makine gibi sadece babasının verdiği talimatları yerine getiren genç adamın derdinin ne olduğunu kimseler anlayamadı. Sonunda, Hacı Said, gencecik oğlunun derdini, ta İbni Sina zamanından kalma ve Tebriz’de çok iyi bilinen bir yöntemi kullanarak çözdü. 

Sonradan Afşin’in Berlin’deki evine konuk olduğumda gördüğüm o ipek duvar halısında İbni Sina’nın genç sultana yaptığı gibi, bir doktor, genç adamın bileğini tutup nabzını sayarken bir yandan da şehir ve kasaba adlarını saydı. Büyük büyükbaba, oğlunun aşk hastalığına tutulduğuna emindi. Genç adamların, hele de bu yaşlarda, sıklıkla bu derde yakalandıklarını bilecek kadar deneyim sahibiydi, “Allah vere de dermansız bir dert olmaya” diyordu. Doktor gözleri kaygı ile yaşlı adama dikip “Vayk” dedi. Tebriz’in en zengin adamlarından biri olan Hacı Said ne o gün ne de ondan sonraki günlerde hiç bir şey söylemedi. 

Afşin’in büyükbabası da konuşmamaya devam etti, bazen kervanlarla kuzeye doğru gidip geri döndüğünde biraz neşesi yerine gelir gibi oluyor ama çok değil bir kaç gün sonra eski mutsuz haline bürünüyordu. Ne babası Hacı Said’den ne de bir başkasından derdine çare istedi, olmayacak işi istemenin anlamı neydi. Olmayacak şeydi, bir Ermeni kızını ona vermeleri, hadi diyelim ki verdiler, onu alıp da gelin diye getirmek, bu iki kere, dört kere, on kere olmayacak şeydi. 

Hacı Said ölünce oğlu işleri yürütemez oldu. Zaten kızılların yüzünden ne sınır ne ticaret kalmış, Vayk’ta yaşayan Ermeni kızı kimbilir kimlere gelin gitmişti. O zamanlar yaşı henüz otuz bile olmayan büyükbaba orduya girdi, eğitimliydi, asaletliydi, rütbe aldı assubay oldu, subay oldu. Ama evlenmedi, yaz akşamları evin damına çıkar kahvesini kuzeydeki dağlara bakarak içerdi. 

İsyanı bastırmak için Meşhed’e gönderilen birliğin orta rütbeli subaylarından biriydi. Hayattaki son varlığı olan anası göçüp gideli bir kaç ay olmuştu. Yaşı neredeyse elli olmak üzereydi. Meşhed hem Tebriz’e yeterince uzak, hem de eni konu kutsal sayılabilecek bir yerdi. İstifa etti. Eski çarşıda bir dükkan kiraladı ve oraya yerleşti. 

Afşin bana bunları anlatırken, ihtimal, bu aşk düşkünlüğü halinin aileden sirayet etmiş bir tuhaflık olduğunu da belli etmek istiyordu, ya da belki öyle bir niyeti yoktu ama, bir iki saat önce bir kapı paspasında yatarken bulduğum bu adamın öyküsüne ister istemez ailesini de dahil ediyordum. 

O gece Afşin’e dinlettiğim ikinci şarkı büyükbabasının bir soydaşından, cennet mekan Sexavet Memmedov’dandı, Ay Beri Bax…

Haftaya devam edelim…


Gaffar Yakınca’yı takip etmek için
Twitter : 
@DeliGaffar
Facebook : 
Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar

Etiketler: meşhed, yar kapısındaa uyumak

Yar Kapısında Uyumak – 1

21 Kasım 2015

Loving – Francesca Giraudi, İtalya – Tuval üstü akrilik

Norköping’te paspasta yatan adama

Aşk acısı çeken insanlar ikiye ayrılırlar: bunun geçici olduğuna inananlar ve inanmayanlar. Ben her zaman birincisi oldum. Aslında sadece aşk acısı halinde değil, içinde bulunduğum her kötü durumda beklentim yılgınlığımdan yüksek oldu, umudum hüznüme galebe çaldı. Biliyorsunuz, umut, ekmek gibi, su gibi bizi yaşatan bir şeydir. 

Belki de bu sebepten, insanların çoğu benim gibidir. En yıkılmış hissettikleri anlarda bile er geç bu yenilginin, bu ıssızlığın son bulacağını düşünürler. Doğrusunu isterseniz, ikinci türe girenleri de gördüğüm oldu, “dibi gelmez bir yalnızlık bu” deyip beklentilerini, hatta bazen daha da ileri gidip yaşam sayfasını kapatanları da gördüm. Ancak, dedim ya, bunlar sayıca azdırlar. Çoğunluk benim gibidir, sizin gibidir, bizler gibidir. Umutla içimizdeki fırtınanın durulacağı günü beklemek bize iyi gelir. 

Ama bir de daha ileri gidip şansını zorlayanlar, beklemektense elinde fener aramaya çıkanlar vardır. Ben böyle biri olmadım, hiç bir zaman ne o kadar cesaretim, ne de o kadar hırsım oldu. Ama bunu yapabilenlere de her zaman saygı duydum. 

Neyse efendim, uzatmayayım, zaten malumunuz en az laf söylenmesi gereken konulardan biridi şu aşk meşk mevzuları, sadede geleyim.

Size anlatacağım öykü çok uzun bir zaman önce çok uzak bir ülkenin küçük mü küçük bir kentinde yaşandı. İsveç’in ortasında bir yerde, kanal mı, nehir mi olduğu belli olmayan bir suyun çevresine kurulmuş Norköping kentinde. 

İsveçliler geleneklerine ve gündelik rutinlerine fazlasıyla bağlı insanlardır. Bu bakımdan cumartesi geceleri mutlaka birlikte dışarıda yemeğe çıkılan ve yemekten sonra geç vakitlere kadar eğlenilen zamanlardır. Tarzınıza, tercihinize göre, ya dışarıda bir mekanda ya da bir ev partisinde arkadaşlarınızla, dostlarınızla beraber olur ve genellikle sabaha kadar içersiniz. Öte yandan, bulunduğunuz yere yeni gelmiş bir yabancıysanız cumartesi gecesini bir başınıza geçirmeniz de son derece olağandır. Çünkü İsveçliler, hiç kötü insanlar olmamakla beraber, biraz utangaç varlıklardır, sizi bir arkadaş olarak kabul etmeleri biraz zaman alır. 

İşte size sözünü edeceğim yıllar yıllar öncesinde kalmış o karlı cumartesi gecesinde de ben, Norköping’e yeni gelmiş bir yabancıydım. Mahalle pizzacısında tek başıma bir kapalı pide kemirip herkesin ev partilerinin, kulüplerin yolunu tutmaya başladığı bir saatte evin yoluna düştüm. Vakit çok geç sayılmazdı, akşam dokuz on gibi olmalı. Kasım ayının sonları ancak kar biraz erken yağmış. Kentin pek dışında olmayan evime yaklaşık yirmi dakikalık bir yürüyüşe varabiliyorum, hava o denli soğuk ki yarı yolda ısınmak için koşmaya zıplamaya başladım. 

Evet, gayet iyi anımsıyorum, soğuk bir kasım ayıydı. Küçük bir parkın arkasında kalan apartmana koşar adım girdim. Yüzüme vuran sıcak havada biraz gevşeyerek nefes aldım. Kendime gelince ikinci kattaki daireme doğru çıktım, koridorun başına geldiğimde anahtarlarımı çıkardım, loş koridorun en sonundaki daire kapısına doğru yürümeye başladım. 

İsveç’in böyle tuhaflıkları vardır, katlardaki daire sayısı her zaman iki ya da dört gibi makul bir sayı olmaz, bazen bir katta beş bazen yedi daire yer alabilir. Benim katımda da beş daire kapısı var. Bunun için koridor biraz uzunca. Artık koşmadan ilerliyorum. Birazdan sıcacık evimde olacağım, henüz Youtube falan yok ama bir sürü türkü kayıtlarım var, onları dinleyim sabahtan aldığım biralarımı içeceğim. İsveç cumartesi bizim için bu, ne öğrenciyiz, ne akademisyen ne de aileden almancı. Biz dediğim, yeni tür almancılar, mülteciler, göçmenler falan.. Zorunlulukla baş etmeyi öğrenmiş olanlar, İsveç’te, Almanya’da ya da Belçika’da cumartesi gecelerini yalnız geçirmeyi bilenler… 

Tam kendi dairemin kapısına geldiğimde karşı dairenin kapısında bir karartı gördüm. İlk anda duyduğum korku tarife gelmez. Sırtımı duvara dayayıp soluklanarak baktığımda, orada, eni konu üç metre ötede komşu dairenin kapısında gördüğüm şeyin, paspasa cenin pozisyonunda yatmış bir adam olduğunu anladım. Benim geldiğimi duymuş olmalı ki kafasını doğrulttu. Tip olarak bana çok benzeyen, kıvırcığa yakın siyah saçlı, ince kapkara bir adam. 

Afallamış halde birbirimizle konuşuyoruz.. Ursäkta mig! Mår du bra?  Panik halinde “Özür dilerim” diyor bana, benim ilk tepkim “iyi misiniz” oluyor. Gerçekten de kötü bir şey oldu sanıyorum. İyiyim diyor, iyiyim , bir sorun yok. “Hemşerim, ne özürü, paspasta yattın diye özür mü dilenir” diyeceğim ama ne anlasın elin gavuru, nereden akıl ettiysem Türkçe “Türk müsün” diye soruyorum. Karşımdaki de sorduğum soruyu nasıl anladıysa, yine Türkçe “hayır, İranlıyım” diye yanıt veriyor. Tamam tamam aynı şey zaten deyip “ne diye yatıyorsun paspasta birader” diye soruyorum. Evet, aynen öyle birader diye soruyorum, “bırooder” diye, Farsçası gibi. 

Ben öyle konuşunca biraz gülümser gibi oluyor ama belli ki kafası pek yerinde değil, yattım işte falan diye geveliyor… Neden bilmiyorum, belki tipini, sefilliğini falan kendime çok benzettiğimden, belki de kendi yalnızlığımdan, onu içeri davet ediyorum. Gelsene diyorum, bir kahve iç, ya da istersen biram var.

Afşin, adının Afşin olduğunu öğreneceğim daha sonra, içeri girdiğinde önce sadece kahve istiyor. Kahvesini verip karşısına geçiyorum. Shahram Nazeri’nin bir CD’sini koyuyorum. Kulakları dikildi, sen nereden biliyorsun bunu diyor. Bilirim ben diyorum. Biraz İran müziğinden falan söz ediyoruz. Sonra ben ikinci birayı alırken bir tane de ona getiriyorum, ve o ana kadar onu anahtarını kaybetmiş karşı komşum sanıyorum. Evet, neden bilmiyorum, o zaman, zihnim olayları bu şekilde tamamlamış 

Karşılıklı oturmuş güzel güzel İran müziğinden, futboldan falan söz ederken, zihnimin bana küçük bir güzellik yaptığını, senaryoyu kendi kendine tamamladığını anladım. Anahtarını mı unuttun dedim Afşin’e, hayır dedi, burada oturmuyorum. 

Buyur buradan yak, beni bir gülme aldı. O zaman niye yatıyorsun arkadaş komşumun paspasında, sapık mısın? Ben gülüyorum ama Afşin gülmekte zorlanıyor, farkındayım, sapık değilim diyor, sapık değilim, ama aşığım… 

Off… Herhalde şu imansızın İsveç’inde en son karşılaşmak isteyeceğim tip aşık olmuş bir Ortadoğuludur. Ama biliyor musunuz, en son karşılaşmak istediğiniz şey aslında bir yandan en çok görmek istediğiniz şeydir de. Bu kaderle ilgili tuhaf bir çelişkidir, insanın kendi sonunu çağırması ya da en güzel günlerin hep felaketlerin içinden fışkırması gibi. 

Tahmin edebileceğiniz gibi bu İranlı genç adamın kalbini çalan kişi komşum, -affınıza sığınarak ismini değiştirerek yazıyorum- bayan Gunilla Gustavsson. Sonraki yıllarda başkente taşınıp, ufak tefek bedenine bir boy büyükmüş gibi gelen tombulca bacaklarına rağmen meşhur Karolinska Hastanesi’nin en çekici hemşiresi olan kadın. 

Her sabah kendisini görüyorum. Çok kısa ve utangaç bir selamlaşma. İsveçlilerin geneli gibi insan ilişkilerinde biraz muhafazakar biri olduğu belli. Ama bana karşı her zaman çok kibar. Kendisine dair -en azından Afşin’le tanışana kadar- zilde yazan adı dışında hiçbir şey bilmiyorum. Ah, bir de çamaşırhanede karışan çamaşırlar yüzünden, biraz yakışıksız bir biçimde, kış aylarında benim gibi ince pamukludan içlik giydiğini biliyorum.


Bundan sonrası hayli tuhaf, ya da kimbilir belki de çok sıradan bir aşk öyküsü…. Afşin’le Gunilla’nın yolları nerede kesişmiş de işler beni Afşin’le buluşturan o soğuk kasım gecesine kadar varmış… Haftaya devam ederiz mutlaka, şimdi o akşam Afşin’e ilk dinlettiğim şarkıyı dinleyin, Şahram Nazeri ağabeyimizden “bigarar”..Sözleri tanıdık birine, Mevlana’ya aittir. 


Etiketler: isveç

PKK Karşısında Solun Stratejik Suskunluğu

4 Eylül 2015

Silence- Flora Borsi – Macaristan – Fotoğraf

Onat Kutlar adını bilmeyenleriniz olabilir, kendisi Türkiye’nin en önemli aydınlarından biriydi. Sadece edebiyat eserleriyle değil, sinema eleştirileriyle ve Yusuf ile Kenan, Hakkaride Bir Mevsim gibi unutulmaz film senaryolarıyla da bilinirdi. 30 Aralık 1994 günü Taksim’deki Opera Pastanesi’ne yapılan bombalı saldırıda öldürüldü. Oraya evlilik yıldönümlerini kutlayacağı eşiyle buluşmak için gitmişti, ölüme giderken cebinde eşine hediye olarak aldığı kolye vardı.

Aynı saldırıda bir başka kişi, arkeolog, rehber ve çevirmen Yasemin Cebenoyan da öldürüldü. Otuz yedinci doğumgününü yeni kutlamıştı ve ona hediyesini vermek isteyen bir arkadaşıyla buluşmak için oradaydı. Pastaneye bir paltonun içinde bırakılan bombanın çok yakınındaydı, oracıkta can verdi.

….

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Umut nedir? Bir tablo, bir şiir…

9 Mayıs 2015

Bekleyiş 1945 – Ivan Babenko – Yağlı boya kanvas (1975-85)

Bugün 9 Mayıs, Rusya ve diğer eski Sovyet ülkeleri için Zafer Günü. 2. Dünya Savaşı’nda faşizmi durdurmak için -aralarında Türklerin de bulunduğu- yirmi beş milyon Sovyet yurttaşı yaşamını yitirdi. Bu gerçek zaferin bedelini canlarıyla ödeyen insanları tüm kalbimle, sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Çünkü yendikleri düşman faşizmdir, tüm insanlığın, tüm doğanın en korkunç düşmanıdır.

Savaş, Sovyet ve Rus sanatını derinden etkiledi. Mücadele, kayıplar ve zafer üzerine sayısız sanat eseri üretildi. Bunlar arasında bir tanesi var ki benim için çok özel bir yere sahiptir. İlk gördüğümde büyülenmiş gibi saatlerce baktığım bu yapıt Ukraynalı ressam Ivan Babenko’nun “Bekleyiş 1945” tablosudur.

…

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: 2. Dünya Savaşı, Anayurt Savaşı, Ivan Babenko, Soviet Painting, sscb, ussr, Zafer Günü

Bütün renkler gitti…

21 Nisan 2015

Kendimle Baş Başa (Alone with myself) – Romulo Guardia, Venezuela (akrilik kanvas)

Büyük göçten önceydi, yani büyük savaştan da önce. Onun için kalabalık bir yer değil, yüzbin nüfuslu eski bir kent. Herkes hala birbirini tanıyor.

Gündüzleri toprak sokakta çakıl taşlarıyla oynuyoruz. Rengarenk minik parçacıklar, bugünün legolarını nasıl seviyorsa çocuklar, biz de bu taşları seviyoruz.

Geceleri gökyüzünde yıldızları görebiliyorsun. Yıldızları ya da komşu evlerin pencerelerini gözlüyorum. Işık olan yerleri. Karanlıkta kalmak ne güzel.

….

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: Çocukluk, Malatya

Böyganamın takvimi

16 Nisan 2015

Rural Work – Piotr Pesta, Polonya – yağlıboya kanvas

Bir iki hafta evvel Türkiye’de sağlam kış olmuş, Nisan ayında Ankara’ya, Malatya’ya kar yağmış. “Nisanda kar mı olur yahu” diyor bazı arkadaşlar. Olur, nisanda, hatta mayısta bile kar olur.

Dünyanın düzeninin henüz bu denli şaşmamış olduğu zamanlarda yazın gelişini gözleyen insanoğlu binlerce yıllık bir tarım takvimini kullanırdı. Takvim dediysem öyle yazılı çizili bir şey anlamayın, ağızdan ağıza aktarılan bir tür sözlü ölçüden bahsediyorum.

Ben bunu, 1.500 metre yükseklikteki bir dağda hala bir tür pagan gibi yaşayan böyganamdan, yani babamın anasından öğrendim.

….

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: Halk takvimi, Hekimhan, Malatya, Mevsimler, takvim, tarım takvimi

  • « Go to Previous Page
  • Go to page 1
  • Go to page 2
  • Go to page 3

Primary Sidebar

İyi Parti: Kadro, söylem, ideoloji

İti qovan kimi

Allahuekber

Ozinyan kimleri mamaladı?

Cezayir şehitleri vatanlarına dönerken

Erdoğan’a çarpıp dağılan Macron mu, Rothschild mi?

Yasin, En Tatlı Uykusuna Dalmış Gibi

Bir Tablo ve Yayıncılığımızın Hali

Doğu Batı Arasında veya Türklükten Kaçış

Kültür Emperyalizminin Doğası Üzerine Notlar

Anti-emperyalist Açıdan Netflix’i Okumak

Peygamber Çiçekleri

Büyük Salgın ya da Yeni Bir Düzenin İmkânları

Çav Bella ve Ezan

Tahdagurusu

Aybüke ve nefret komisyoncusu bir “feminist” yazar

Hurşit burada, ahlak nerede?

Yar Kapısında Uyumak – 5

Yar Kapısında Uyumak – 4

Yar Kapısında Uyumak – 3

Footer

  • Gizlilik Politikası
  • Telif ve Alıntılama
  • Yayın İlkeleri
  • İletişim

Copyright © 2014-2020 - DeliGaffar.com - Her hakkı saklıdır