• Skip to primary navigation
  • Skip to main content
  • Skip to primary sidebar
  • Skip to footer
  • Röportajlar
  • Essays on Art
  • Gaffar Yakınca Kimdir?
  • Deli Gaffar Hakkında
  • İletişim

Gaffar Yakınca

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile yesin
Hâşâ! Bunun imkânı yok elbette bilirsin

  • Ağır Yazılar
  • Gözüme Takılanlar
  • Edebiyat
  • Gezi Notları
  • Kültür Sanat

Yeni Yazılar

Anti-emperyalist Açıdan Netflix’i Okumak

31 Temmuz 2020

Görsel bir eğlence, eskilerin tabiri ile bir ‘temaşa’ olarak Netflix, artık orta sınıf hayatının bir gerçeği. Ancak tüm kültür öğeleri gibi Netflix de salt eğlence olmanın ötesinde kimi anlamlar taşıyor. Bu yazıda yeni tür bir eğlence medyası olarak Netflix’i anlamaya ve onun, kültür emperyalizminin bir aracı olarak potansiyelini tartışmaya çalışacağız.

Son Yemek – B.Moutin – kumaş üzeri akrilik

NETFLIX EMPERYALİZMİN BİR ARACI MIDIR?

Bu cümleden hareketle akla ilk gelen soru, Netflix’in kültür emperyalizminin bir aracı olup olmadığıdır.

Kültür emperyalizmini, ekonomik ve siyasi emperyalizm ile beraber emperyalizmin üç ana kolundan biri olarak ele alabiliriz. Bu alanda bugüne dek yürütülen çalışmalar, kültür emperyalizmini genelde diğer ikisinin bir sonucu olarak ele aldılar. Bu bakış, kültür emperyalizminin çıkış noktasını açıklamakla beraber, bugünkü durumu anlamamızda yetersiz kalacaktır. Coğrafi keşifler ve sömürgecilik dönemi Batılı beyaz adamın kendisinden daha “geri” olan “öteki” ile tanışma dönemidir. Daha en baştan bir tarafın teknolojik üstünlüğü ile kurulan ilişkinin kültür alanında da aynı hegemonyayı üretmesi kaçınılmazdır.

Globalleşme ve yeni sömürgecilik döneminde ise her anlamda daha karmaşık ilişkiler söz konusudur. Bugün ekonomik, siyasi ve kültürel emperyalizm çok daha gelişkin bir yapıya sahiptir. Birinin diğerinin bir sonucu olduğunu varsaymak bizi yanıltabilir. Gerçekte iç içe geçmiş ve sürekli olarak birbirini besleyen bir ilişkiler kümesi söz konusudur, bu üç ana kolun her biri, diğerinin hem sebebi hem sonucudur. Belirli bir zaman diliminde belirli bir bölgeye ya da dünyanın tamamına etkileri birbirinden farklı dinamiklere dayanabilir. Örneğin günümüzde Batı’nın ekonomik ve siyasi hegemonyasında görülen nispi gerilemenin kültür alanına aynı biçimde yansıdığı söylenemez. Bugün özellikle gündelik yaşamı şekillendiren kültürel kodlar hala Batı referanslıdır ve Batı’nın ekonomik hegemonyası tam olarak bitse bile uzunca bir süre daha böyle olmaya devam edecek, ekonomik ve siyasi hegemonyanın yeniden tesisi çabalarında kilit bir rol oynayacaktır. Kültür emperyalizmi, emperyalist ilişkinin sürdürülebilirliği için gereklidir ve emperyalizmin ayrılmaz bir parçasıdır (mütemmim cüzüdür).

Edward Said, emperyalist ilişkinin kültüre yansımalarını inceleyerek başladığı “Culture and Imperialism” adlı çalışmasında kültür emperyalizmine dair hayli tatmin edici bir sonuca ulaşır. Said’e göre kültür emperyalizmi iç içe geçmiş iki süreçten oluşur: bir ülkenin diğer ülke üzerindeki kültürel tahakkümü ve onun kültür yapısı/kültürel gelişimi içindeki varlık alanını genişletmesi. Emperyalist gücün bir ülkenin kültür yapısına müdahalesinin, onun “içinde yayılma/genişleme” olarak nitelenmesi önemlidir. Ekonomik ve siyasi emperyalizm bazen bir uluslararası anlaşma metni kadar basit bir zemine dayanabilirken kültür alanındaki emperyalist ilişki genellikle ilk bakışta anlaşılamayan karmaşık bir sürece dayanır. Tüm Dünyada Batı emperyalizmine karşı direnmeye çalışanların sık sık “basit konuları abartmakla” suçlanmalarının temel sebebi de budur. “Bir filmden, bir bilgisayar oyunundan, basit bir kültürel paylaşım programından ne zarar gelebilir ki” düşüncesi, aslında kültür ürünlerindeki emperyalist tahakküm kudretinin/potansiyelinin ilk bakışta anlaşılamaması ile ilgilidir.

Bunun için Said, aynı kitaptaki direniş ve muhalefet tartışmasını “iki taraf vardır” başlığı ile açar, detaylı metin analizleri ile kültür alanında, Batılılar ve Batılı olmayanlar şeklinde iki tarafın varlığını tespit eder, direnişin imkanlarını düşünebilmek için öncelikle bu sadeleştirmenin gerekliliğinin altını çizer.

Said’in yaklaşımı, bugün bizim gördüğümüz manzara ile uyumludur. İşleyiş mekanizmaları değişse de sömürgecilik döneminden bugüne emperyalist kültür aygıtlarının işlevi kabaca aynıdır. Emperyalist gücün kültür alanında tesis ettiği her ilişki, şu ya da bu biçimde emperyalizmin konusudur. Doğu’nun Batı ile (ya da Güney’in Kuzey ile) her teması bu güç karşılaşmasına dair bir gerilim taşır. Televizyon, sinema, edebiyat, sanat vb. tüm kültür alanları emperyalist ilişkinin aktif bir parçası olma potansiyeli taşırlar. Netflix gibi yeni medyalar da buna dahildir.

Baştaki soruya dönecek olursak, evet, Netflix kültür emperyalizminin bir aracıdır ve Batı kültürünün yayılmacılığına dair bir potansiyeli temsil eder. Bu potansiyel, Doğuya yönelik kültürel bir tehdit anlamına gelir. İrdelenmesi ve boyutlarının anlaşılmasının gerekliliği buradan ileri gelmektedir.

….

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız >>

Etiketler: televizyon, teori, teorik yazılar

Peygamber Çiçekleri

25 Temmuz 2020

Göreceksin nasıl hesapsız
büyüyor kötülükler –
Şükür Allah’ım, ölümlüyüz
herşeyi görmeyeceğiz.

Bak nasıl da mahçup
peygamber çiçekleri –
Şükür Allah’ım ölümlüyüz
çürütemeyiz herşeyi.

Şiir: Andrey Voznesenskiy
Çeviri: Gaffar Yakınca

Orijinali:

Поглядишь, как несметно
разрастается зло —
слава богу, мы смертны,
не увидим всего.

Поглядишь, как несмелы
табуны васильков —
слава богу, мы смертны,
не испортим всего.


Gaffar Yakınca’yı takip etmek için
Twitter : 
@DeliGaffar
Facebook : 
Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar

Etiketler: Andrey Voznesensky, çeviri şiir

Büyük Salgın ya da Yeni Bir Düzenin İmkânları

5 Haziran 2020

Alman-Yahudi filozof Adorno, Holokost karşısında öylesine büyük bir dehşete düşer ki “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” diye yazar (1).  Yaşananlar, insan acısının ve kötülüğün öyle bir merhalesidir ki buna dair her tür estetik arayış, hatta her tür düşünsel soyutlama teşebbüsü ahlak dışıdır. Ölümün gerçekliği, insan zihninin sınırlarını aşmıştır. Bunun için yaşamanın kendisi bile ancak, “Auschwitz’i de mümkün kılan ve burjuva öznelliğinin temel ilkesi olan “duygusuzlukla” mümkündür” (2).

Holokost’un benzersiz bir cürüm olduğu fikrini masun tutarak, şu tespiti yapabiliriz: Bugün İtalya, İspanya ve ABD’de yaşanan – ve her an dünyanın başka bir yerinde yaşanması muhtemel olan-  trajedi de geride benzer bir ruh hali bırakabilir. Çünkü, modern tıbbın tüm gelişkinliğine rağmen, sağlık sisteminin yetersizliği sebebi ile doktorlar, bazı hastaları ölüme terk etmek zorunda kalıyorlar. Tüm ömrü boyunca kazancının bir bölümünü vergi olarak kamu maliyesine vermiş olan bir aile, hiç umulmadık bir anda, örneğin atmış yaşlarındaki babalarını bir daha görmemek üzere bir hastaneye teslim ediyor, kısa süre sonra da “yaşama şansı düşük bir ıskarta” olarak görüldüğü için, bir tabut içinde teslim alıyor. Bu, tarifi zor bir insanlık trajedisidir ve bunu estetize etmeye kalkan her teşebbüs, az çok ahlak dışı olacaktır.

Şu halde, sanıyorum biz de, “salgından sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyebiliriz. Nitekim bu düşünce, daha salgının ilk günlerinden itibaren tartışılmaya başlandı. Bu büyük felaketle beraber değişimin bir zorunluluk olduğu anlaşılıyor. Ancak bu değişimin niteliği ve istikameti hala muğlaklığını koruyor.

İKİ EĞİLİM, TEK TESPİT

Salgının erken döneminde, düşünürler arasında ortaya çıkan iki ana eğilimden söz edebiliriz. Batılı düşünürler arasında daha yaygın olan ilk eğilim, küresel mekanizmaların zayıflığının dünyayı salgın karşısında çaresiz bıraktığını söylüyor ve Avrupa Birliği gibi ülkeler üstü yapıların güçleneceğini öngörüyor. Daha çok “doğulular” tarafından rağbet gören ikinci görüş ise, salgına karşı başarılı olan tek aracın ulusal politika olduğunu, küreselleşmenin kesin olarak sonunun geldiğini, gelecek günlerde ulus-devlet ve milli politikaların güçleneceğini söylüyor.

….

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: Korona, küreselleşme, salgın, salgından sonra

Çav Bella ve Ezan

22 Mayıs 2020

Çav Bella türküsünü kaç yaşında ezberledim bilmiyorum. Arkadaşlarımla kaç kez söyledim bunu da hatırlamıyorum. Çav Bella, kendine devrimci diyen bir genç için hayli anlamlı bir şarkıydı. Bir araya gelinen hemen her ortamda tekrar tekrar söylenir, insanın kendine ve davasına olan inancını artırırdı.

FOURAS’TA ÇAV BELLA

Yirmili yaşlarımdan bir anı kalmış aklımda. Fransa’nın Atlantik kıyısındaki bir kentinde, farklı milletlerden bir grup arkadaşla yemek masasında hep bir ağızdan bu şarkıyı söylemiştik. Sahilin hemen bittiği yerde başlayan bir çayırlıktaydık, bir yaz akşamıydı, 98 ya da 99 yılı olmalı. Fransız bir arkadaş gitar çalarken herkes, aynı melodiyi kendi dilinde söylüyordu. Dışarıdan bakan biri büyük ihtimalle “bu ne kakofoni böyle” derdi. Ama, şarkının çok sade, çok tanıdık bir melodisi olduğu için masamızdaki curcuna bize tek bir ses gibi geliyordu. Nakaratlarda “Çav çav çav…” diye bağırarak yumruklarımızı sallayışımız hala gözlerimin önünde.

Bir de gece devam ederken Faslı bir arkadaşın yaptığı sürprizi hatırlıyorum. Çav Bella’yı Arapça sözleri ile söylemeye başlamış, ortalarda bir yerde bas bariton sesini iyice kuvvetlendirerek bir anda İtalyanca orijinaline geçivermişti.

Galiba şarkılar da şiirler gibi, en güzel hissiyatı yazıldıkları dilde veriyorlar, gerçek anlamlarını doğdukları lisanda buluyorlar. Çav Bella’nın orijinal adı Bella Ciao, 19. Yüzyılda İtalya’nın kuzeyindeki pirinç tarlalarında çalışan işçilerin şarkısı imiş. Sonra, faşizme karşı mücadele eden partizanlar, sözleri kendilerine göre değiştirip söylemişler. İkinci Dünya savaşından sonra neredeyse dünyanın her diline çevrilmiş, sol mücadelenin bayrak şarkılarından biri haline gelmiş.

Yeni bin yılla beraber solun pek çok değeri gibi Çav Bella da kültür endüstrisine leblebi çerez oldu gitti. Bir zamanlar, “içki masasında Çav Bella söylenmez” diye kavga eden “devrimciler”, barlarda pavyonlarda Çav Bella ile “ver coşkuyu” gösterileri yapar hale geldiler. Bu kısmı toptan vahim bir hikayedir, belki bir gün elimiz değer de yazarız. En son, bir TV dizisinde sırf “voliyi vurmak” için banka soyan bir çetenin “marşı” olarak gündeme geldi. Bir zamanların tüm sol sembolleri gibi artık bu şarkı da sadece tarihsel bir anlam taşıyor, mücadele ile arasında pek bir ilişki kalmadığı açık. Ama her halükarda güzel şarkıdır, güzel anılara katık olmuş her şey gibi güzeldir.

PORTO’DA EZAN SESİ

Bir de ezan sesi var. O da müziklidir ama, şarkı demek pek yakışık almaz. Ezan, Müslümanları ibadete çağırma yöntemi olduğuna göre, kilisenin çanından bir farkı yoktur diye düşünebilirsiniz.

Lakin, işin aslı başkadır. Çünkü Hristiyanlar üç yüz yıl boyunca gizli ibadet etmek zorunda kalmışlardı, 313 yılındaki Milano Fermanından sonra özgürce ibadet edebilir hale geldiler. Bunun için, ibadete çağrı vasıtası olarak çan, Doğulu değil Avrupalıdır. Sonrası da böyledir, Batının sesi, Batının ruhunu yansıtır, Doğununki ise Doğunun ruhunu. Batının bin yıllık barbarlık tarihi, çanları bir ibadet çağrısı olarak bile dekor haline getirdi. Bizde ise durum farklıdır, Doğu’nun kalbi ile gövdesi arasındaki ilişki Batı’nınkine benzemez. İlk kez okunduğu 622 yılından bu yana, bu coğrafyada milyon kez yankılanmış olan bu ilahi ses, alelade bir çağrıdan çok daha yüksek bir anlama erişmiştir. Mazlumlara herhangi bir marştan, türküden daha çok güç veren bir şey varsa o da ezan sesidir.

Resim: S.Rahmanov, Rusya

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: banu özdemir, CHP, ezan

Tahdagurusu

20 Temmuz 2019

Uykusuz – Fabrizio D’Andrea, İtalya – Yağlıboya kanvas

İsveç’e yeni taşınmış bir akademisyen arkadaş panik içinde anlatıyor “yav veglüs diye bir böcek varmış, Amerika’da da bed bag diyorlar, eve bulaştıysa yatağı yorganı herşeyi atmak gerekiyormuş…”.

Herifçioğlu nerede büyüdüyse artık, tahtakurusuyla İsveç’te tanışıyor!

Dedim ki “kardeşim sana “veglüs” ya da “bed bag” dedikleri bizim memleketin tahtakurusundan başka bir şey değil.. “ Korkusu geçmedi tabi, adam İstanbul boğazından, Niv York’a oradan direkt Şitokhölm’e transfer olmuş ne bilsin tahtakurusuyla birlikte yaşamayı.

Diyecektim, yav birader neden ötekileştiriyorsun tahtakurusunu, çeşitliliğe karşı mısın, faşik misin, ulusalcı mısın… Demedim tabi, ortamlarda “demode” biri olarak bilinmek istemem 🙂

Efendim, tahtakurusu, ya da bizim tabirle tahdagurusu Anadolumuzun en güzide haşerat türlerinden biridir. Bir kere eline düşmeye görün, sizi kendi yatağınızda evire çevire öyle bir öper, okşar ki bacaya sıkışmış sıçana dönersiniz, sabahına da “cihangir tahta kurusu ordularına” beyaz bayrak sallar, teslim olursunuz.

Memleketimiz pek muzip ozanlarla, şairlerle, anonim destancılarla doludur. Özellikle Orta Anadolu bu konuda hayli mümbittir. Bunca yıldır gurbetlikte ne zaman keyfim kaçsa, moralim bozulsa, memleketi özlesem, işten atılsam, manitam evden kovsa, içip içip kendimden nefret etsem, beş parasız kalsam hızır gibi yetişmişlerdir. Her nevi acıma, kaygıma, derdime… derman değilse de bir küçük ilaç, bir yakın dost olmuşlardır. Ölenlerin mekanı cennet, kalanların ömrü uzun olsun.

Bunlardan biri, hiç kimseler tanımaz, Kayseri’nin Develi beldesinden merhum Cemal Pakne ağabeyimizdir. Nur içinde yatsın, kendisi bir çok başka türkülerin şiirlerin yanı sıra benim bugüne dek rastladığım en güzel tahtagurusu destanının da yazarıdır.

Bugüne kadar rastladığım diyorum, dikkat edin, sadece benim bildiğim geneli Orta Anadolu Avşar ya da Saçıgaralı kaynaklı altı tane tahdagurusu destanı ya da türküsü vardır. İşte zannımca bunların en güzeli Cemal Pakne abimizin yazdığı on kıtalık eserdir.

Sarılmış boynuma hakgını isder
Şaşırdım allahım yolumu gosder
Ufacıh yavruların goynumda besler
Osandım elinden tahdagurusu

Alacaa var gibi sıhı sıhı sarılır
Elimi deyersem gannı yarılır
Yataa geç varsam ba^a darılır
Şaşırdım elinden tahdagurusu

Her gouşda elli atmış gişi var
Her birinin ayrı ayrı işi var
İnci gibi gırılası dişi var
Osandım elinden tahdagurusu

Varamam yataa canım sıhılır
Naağdar teklifsiz gelir sohulur
Yohardan aşaa tek tek dokülür
Yahdın vücütümü tahdagurusu

Tam aaşam oluncu kederim artar
Tahdagurusu etdiin yeter
Ufacıh innesi hançerden beter
Osandım elinden tahdagurusu

Nazzik vücütüm yara oldu sızılar
Gunde bin dane yavru guzular
Hiş birini dutamaz avcı tazılar
Bulamadım çaresini tahdagurusu

Bu da bir böcük yuvasız gezer
Deve gaterini yasdığa düzer
Bunnarın elinden kim olsa bezer
Bitirdin bizleri tahdagurusu

Zehire boyanmış sivri innesi
Gunde onbeş yavru yapar annesi
Gozümü yumunca yörür hepisi
Aalattın bizleri tahdagurusu

Uyhudan gahdım bunnarı yazdım
Valla canımdan elinden bezdim
İçinden birini suvale düzdüm
Bizden nasipliymiş tahdagurusu

Uyhuda uyuruh yüzümde gezer
Garanlıhda zenaatını icra’eder

Haberi oluncu suratle gider
Sülaleni gurutayım tahtagurusu

Mesela Norrköping’deki fare deliğimiz Saliga Munken’de otururken, hava erkenden kararmış, nasıl canımız sıkkın, kafamız ütülenmiş tuhaf müziklerle, yalnızlık, uzaklık, kimsesizlik, ne işimiz var bu yaban ellerde diye düşünürken.. hadi bir tane daha… biraz da memleket neşesi bulalım, memleket havası alalım Cemal abiden diyerek…

Olmadı mı ? Bayram abime bakın o zaman. Şimdi adı sanı bilinmez olmuştur da Cemal abi gibi köylü değildir, bir zamanlar şöhretli bir türkücüymüş. Ankara Elmadağ’ın bağrından çıkmış, büyük saz ve söz üstadı Bayram Aracı…

Atatürk’ün özellikle kayırıp kolladığı, himaye ettiği türkücüler varmış, Malatyalı Fahri, Zaralı Halil, Adanalı Şadan, Tarsuslu Kaplan.. işte Elmadağlı Bayram Aracı da bunlardan biridir, Yozgatlı diye de bilinir, zaten hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsinin toprağı bol olsun, bir gün hem Bayram abimin, hem ötekilerin hikayelerinden daha da uzunca yazarım, anlatırım.

Şimdi size dertlenirken de gülebilesiniz, hayata daha umutlu, daha neşeli bakabilesiniz diye, bu sefer de Bayram abimin tahdagurusu destanını dinleteyim…

Destanları yazan, sazları çalan, türküleri çığıran ağalarımın ruhuna değsin, mekanları gül bahçesi olsun ….

Etiketler: memleket hikayeleri, tahtakurusu, tahtakurusu şiiri, tahtakurusu türküsü

Aybüke ve nefret komisyoncusu bir “feminist” yazar

12 Haziran 2017

Terörün yüzleri, Salvador Canalla – Şili , Karışık zemin üzerine yağlı boya

Aşağı yukarı on beş yıl kadar önce, yöneticisi olduğum bir derneğe aydınlardan destek bulmak için kapı kapı geziyordum. Sol çevreden bir iki arkadaşın referansı ile ünlü bir feminist yazarla görüşme ayarlandı. Sıcak bir yaz akşamıydı. Avrupa Birliği parası ile çıktığını sonradan öğrendiğim, “feminist” bir derginin sokağa yayılmış kafesinde buluştuk. Yanımda benimle aynı dernekten (ve aynı siyasi örgütten), üniversiteyi o yıl bitirmiş bir kadın arkadaşım var. Feminist yazarı önemsiyoruz, Milliyet’te Radikal’de yazıyor, röportajları yayınlanıyor, solun her tür yayın organı ona bir köşe vermeye hazır, kalemi ve sosyal ilişkileri güçlü bir insan.

Uzatmayayım, biz saygı içinde oturduk birer bardak çay içiyoruz, bütün işi Küba ile dayanışma olan derneği anlatmaya çalışıyoruz. Laf nereden, nasıl geldi bilmiyorum, feminist yazarımız bize “siz kendinize devrimci mi diyorsunuz” diye sordu. “Evet” diye yanıt verdik, “tabi ki devrimciyiz”. Hanımefendi gayet müstehzi bir tavırla devam etti: “silahlı bir örgütünüz bile yok, silahsız nasıl devrim yapacaksınız”?

Önce şaka yaptığını sandım, ancak konuşma devam ettikçe gayet ciddi olduğunu, elinde silah olmayanları devrimci saymadığını anladım. Görüştüğüm kişi, PKK’nin dağ kadrosundan biri veya MLKP’nin bir militanı değildi, bizim “burjuva basını” dediğimiz halim-selim medyanın yazarlarından biri, sabah akşam “erkek egemen toplumdaki” şiddete karşı yazılar yazan, ağzından “barış” sözcüğünü düşürmeyen bir “aydındı”.

….

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: aybüke yalçın, ayşe düzkan, feministler, feminizm, pkk

Hurşit burada, ahlak nerede?

8 Ekim 2016

Helin Başak: bir tuhaf şehit!

Kültürel Çoğulcu Gündem sitesi, 2010 yılında Teatra Jîyana Nû adlı tiyatro grubunun oyuncuları ile bir röportaj yapmış. PKK’ya yakınlığı ile bilinen tiyatro grubu adına konuşanlar şöyle bir ifade kullanıyorlar : ‘TJN, diğer Kürt tiyatrolarından çok farklı. Bunun sebebi köklü olması. Şehit düşen Kürt tiyatro sanatçılarımız var.(Sarya/ Nursel İnce, Helîn Başak Kanat)”

Silahlı bir örgütün kendi kayıplarından şehit diye söz etmesinde şaşırılacak bir şey yok, nitekim adı geçen Nursel İnce, tiyatro grubundan ayrılarak PKK’ya katılmış ve 1997 yılında mayına basarak ölmüş. 

Şaşırtıcı olan gerçek ise ikinci isimle, Helin Başak Kanat ile ilgili. PKK’lıların “şehit” diye andığı, Agirê Jiyan müzik grubunun adına şarkı yaptığı Helin, aslında bizzat PKK’lılar tarafından öldürülmüş bir kadındır. 31 Aralık 1994 tarihinde İstanbul-Ankara seferini yapan bir yolcu otobüsüne binen PKK’lılar otobüs Gerede mevkiine geldiğinde otomatik silahlarını çıkararak yolcuları tararlar. Otobüsten ayrılırken de üzerlerindeki el bombalarını yine yolcuların üzerine atarlar. Saldırıda ondokuz kişi yaralanmış, iki kişi ölmüştür. İşte PKK’lıların “şehit” diye andığı, adına türküler yaktığı Helin, PKK’nın öldürdüğü bu iki insandan biridir. 

…

Yazının tamamını okumak için tıklayınız >>

Etiketler: cumartesi anneleri, hdp, pkk

Yar Kapısında Uyumak – 5

6 Şubat 2016

Babası Olle’den kalan son fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla komşum Bayan Gunilla, kalemle çizilmiş denli güzel burnunu bu soluk benizli uzun yüzlü adamdan almıştı. 

Büyük olasılıkla seksenli yılların başında çekilmiş olan bu fotoğrafta Olle, kareli yeşil bir örtünün serildiği masaya dirseklerini dayamış sigara içiyor. Masadaki iki şişe Zeunert birasına bakılacak olursa, fotoğrafı o sırada yanında olan gemici arkadaşlarından biri çekmiş. Gunilla, o yıllarda ilkokula bile gitmeyen bir çocuk olmalı, henüz ailenin bir arada olduğu, haftasonları Högakusten’de pikniğe ya da anneanne Svea’yı ziyarete gidilen mutlu zamanlar. 

Ne kötülüklerin, ne iyiliğin sonsuza dek sürmediği bir dünyadır bu dünya. Bilirsiniz, özellikle iyi olanlar, pek kısa ömürlü olurlar. Güzel bir duygu, güzel bir an, güzel bir insan yakaladığınızda, daha onun güzelliğini tam kavrayamadan yüreğinizin kaygıyla titremeye başlaması bundandır. İyi olanın bitmesine hazırlarız kendimizi ve “kötü olanlar da bir gün bitiyor nasılsa” diyerek teselli buluruz. Gunilla, kendini hazırlamış mıydı bilemiyoruz ama, Olle ve Lena’nın gençlik yıllarından başlayan bir aşkla kurdukları bu mutlu aile tablosu çok kısa bir süre sonra, biraz acıklı bir şekilde son buldu.

Babası gibi bir denizci olan Olle, Baltık Denizi’ni turlayan dev feribotlardan birinde ikinci kaptanlığa atandığında tüm aile sevinç içindeydi. Aldığı ücret bir önceki işinde kazandığının neredeyse iki katına çıkmış, üstelik uzak yol derdinden de kurtulmuştu. Gunilla’nın hala tüm detaylarıyla anımsadığı o kutlama gecesinde şampanyalar patlatılmış, göl kenarındaki yazlık evin bahçesinde insanlar geç vakte kadar şarkı söyleyip dans etmişlerdi. 

Gunilla için o geceyi unutulmaz kılan, eğlenceden daha çok, yazlık komşularının oğlu Olaf’tı. Eni konu küçük masum bir öpücük, Gunilla’ya saatler sürmüş gibi gelen, oysa sadece üç beş saniyeden ibaret bir dokunuş… Sanırım aşkı en iyi, ona dair bir fikrimiz olmadığında hissederiz. Evet belki de bu yüzden, Gunilla, o gecenin içinde yarattığı fırtınayı hiç ama hiç unutmadı. 

Belki de… Ya da belki de ailece geçirilen son mutlu yemek olduğu içindir de aynı zamanda. Ne acı, aşkın ilk sıcaklığını tattığı akşam, aslında yuvaya dair güvenin de son gecesidir. Hangisini seçmeli, hangisine ağlayıp, hangisine sevinmeli? Gunilla için de o denli kolay verilebilecek bir karar değil bu, yaşamı boyunca bir kaç kez bu açıdan düşündü o geceyi ve doğrusunu isterseniz bizim hissettiğimiz karmaşadan daha fazlasına erişemedi. Olaf’ı yıllar sonra yanıbaşında bulduğunda bile o geceye dair fikirleri hala netleşmemişti. 

Çok değil, bir yıl sonra, Olle, Lena’nın karşısına geçip, kendi deyimiyle “dürüstçe” başka bir kadına aşık olduğunu, ondan ayrılmak istediğini söyledi. Geminin lokantasında çalışan Estonyalı genç bir kadına tutulmuştu. Lena, güçlü bir kadındı, ama ne yaparsa yapsın kırılan gururuyla baş edemiyordu. Yirmi yıl boyunca hiç sorunsuz  – ya da kimbilir belki sadece sorun yokmuş gibi davranarak- yürüyen bir beraberlik bir anda bitiyor, üstelik bu sadece Olle’nin ona “bitti” demesiyle oluyor. Gerekçesi ne olursa olsun… Hayır, ne olursa olsun değil, gerekçe önemli, hatta galiba en önemli şey bu gerekçe, bir daha asla dönülemeyecek olan yirmili yaşlardan bir kadın. Ah işte herkesin düşünmekten yorulduğu şeyler değil mi bunlar? Ve doğrusunu kimselerin bulamadığı? Ve sonunda hepimizin düşünmekten yorgun düşüp bir kenara bıraktığı? 

Lena da öyle yaptı, bir kenara bıraktı. Bırakamayan Gunilla’ydı. Babasına neredeyse aşk derecesinde şiddetli bir tutkuyla bağlı olan küçük kız, gençliğinin ilk yıllarındaki yaşama motivasyonunu büyük oranda babasına duyduğu nefretten aldı. Çevresindeki hiç bir şey ona heyacan vermiyordu, Olaf bile. Neredeyse her gün babasının aileye ihanetini düşünüyor, bu fikirden yarattığı mutsuzlukla tüm hayatını yeniden şekillendiriyordu.

Babasının eşyalarını toplamak için eve geldiği akşamdan sonra bir daha onu hiç görmedi. Onun tüm görüşme çabalarına olumsuz yanıt verdi. Bir süre sonra üzüntüsünü atlatan annaesi Lena’nın çabasıyla biraz yumuşadı. Zamanla önce telefonda, sonra çok nadiren yüzyüze görüşmeye başladılar. Ancak Gunilla babasını hiç affetmedi. Buluşmalarında bir kez olsun genç karısını sormadı, hiç yokmuş gibi davrandı, hatta bir keresinde ona “seninle sırf annem üzülmesin diye görüşüyorum baba” demişti. 

Gunilla’nın babasına dair katı hislerinde yıllar boyunca pek bir değişiklik olmadı. Ta ki Olle, 1994 yılının Noel gecesi evinin salonunda kendini asarak intihar edene kadar. Olle’nin intiharı, Gunilla’yı başka bir gerçeklikle yüzleştirdi: Babasının annesini terk ederek evlendiği Estonyalı genç kadına gerçekten aşık olduğunu anladı. 

27 Eylül’ü 28 Eylül’e bağlayan gece, talihsiz büyük balık, Estonia gemisi Turku açıklarında sulara gömüldüğünde ölen 853 kişi arasında babasının eşi de vardı. Olle, bir gemi güvertesinde sigara molası vermişken tesadüfen tanıştığı bu kadına nasıl bir tutkuyla bağlandıysa artık, onsuz bir yaşamı göze alamamış, sadece bir iki ay sonra, arkasında kızı Gunilla’ya yazılmış çok kısa bir not bırakarak ölümü seçmişti.

Aşk tüm çizilmiş planları, tüm kurulu düzenleri alt üst edecek denli şiddetli bir şeydir. Çok rezilce sonuçlara yol açsa bile, sırf cesur ve saf bir duygu olduğu için ona saygı duyarız. Güzel komşum bayan Gunilla’nın yaşamdan aldığı ilk acı ders de sanıyorum buydu. 

…..

Şimdilik bu kadar… Bir gemici şarkısıyla başbaşa bırakıyorum sizi, bir zamanlar Danimarka ve İsveç arasındaki Kattegat denizinde batan meşhur Bluebird’ün ve orada yaşamını yitirdiği düşünülen genç Karl Stranne’nin öyküsüyle… 

Yazarı Evert Taube’ye rahmet, Sofia Karlsson’un sesine selamet… 

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, geceniz de gününüz de aşk gibi temiz, aşk gibi güzel olsun. 


Gaffar Yakınca’yı takip etmek için
Twitter : 
@DeliGaffar
Facebook : 
Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar

Etiketler: yar kapısı, yar kapısında uyumak

Yar Kapısında Uyumak – 4

12 Aralık 2015

Afşin’in babası Ali Mehdi tıpkı baba toprağı Meşhed gibi binlerce metre yükseğe kurulmuş olan Erzurum’a vardığında takvim 1982 yılının Şubat ayını gösteriyordu ve kentte diz boyu kar vardı. Nasıl bir debdebenin içinde olduğunu anlayamadan tamı tamına dört yıl geçirmiş, sonunda iki kızı, bir oğlu ve karısı ile beraber kendilerini güç bela sınırın öte tarafına atmışlardı. Pek büyük düşlerle başlayan bir maceranın sonunda, şimdi canlarını kurtardıklarına şükrediyorlardı.

Tahran’da kış

Aslına bakarsanız, karısı Narin’den ziyade Ali Mehdi’ye ait düşlerdi bunlar. Ali Mehdi, neredeyse tüm yaşamını gençlik zamanlarından kalma bir tür melankoliyle geçiren babasının aksine çok hareketli, çok delişmen, çok tutuklu bir adamdı. Babasının tüm itirazlarına rağmen, onun eski mesleğini seçip subay oldu.

Ali Mehdi, gencecik bir lise öğrencisi olarak Şah’ın Hava Kuvvetleri’ne katıldığında, yirmi yılı aşkın bir süredir şehrin en kuytu yerlerinde, İmam Rıza türbesinin taş duvarlarında, eski çarşının mermer yollarında uyuyan bir söylenti yeniden açığa çıktı. Yezid emriyle Tebriz’den gelip Hüseynilerin kanını akıtan hainlerden biri Meşhed’e yerleşmiş, hem de Meşdi bir kadınla evlenmişti. Şimdi de en küçük oğlunu tıpkı kendisi gibi bir katil olsun, Yezidlerin en uğursuzu Şah’a hizmet etsin diye orduya gönderiyordu!

Bu dedikodular Afşin’in büyükbabasının ölümüne kadar zaman zaman belirip tekrar kayboldu ve doğrusunu isterseniz, ne eni konu bir buruk aşk öyküsü yüzünden Meşhed’e yerleşmiş olan yaşlı adama, ne de onun ailesine pek bir zarar vermedi. Zaten Ali Mehdi de şahın ordusuna katıldıktan bir süre sonra bambaşka fikirlere kapıldı, Büyük Keyhüsrev’in ikibin beşyüz yıllık hanedanlığına muhalefet etmeye başladı.

Narin’le daha Hava Harp Okulu’nuda öğrenciyken, diğer solcu öğrencilerle beraber sık sık ziyaret ettiği Sadık Penahi’nin evinde tanıştı. Narin Tahran’lıydı ve bereket versin Ali Mehdi’ye babasınınkine benzer bir trajediyi yaşatmayacak türde bir aileden geliyordu. Evlendiler, önce Afşin sonra iki çocukları daha oldu. Ali Mehdi, şüphesiz karısını seven bir adamdı, ama kafası her zaman daha büyük düşüncelerle, kalbi hep daha büyük hülyalarla doluydu. 

1979 yılının 9 Şubat gecesi Tahran’daki Doşan Tappe Hava üssünde çıkan isyanın başında Ali Mehdi vardı. Şah’ın Ölümsüz Muhafızları üzerlerine gelmeden önce binlerce silahı halka dağıtmayı başardılar. Ali Mehdi’nin hayatının belki de en muhteşem gecesi bu geceydi. Ölümle burun buruna ama tepeden tırnağa yaptığının doğruluğuna inanmış… Aşk nedir diye sorsalar, belki buna bile o geceyi anlatarak cevap verecek denli başı dönmüştü. 

Sonraki bir yıl hergün yeni bir olayla, yeni bir çalkantıyla geçti. Böylesine alt üst olan ülkelerde neyin nasıl değişeceğini asla bilemezsiniz. Bir anda iyiler kötü, kötüler iyi olabilir. Sabahtan akşama galipler mağluplara, kahramanlar hainlere dönüşebilir. İran’da da öyle oldu. Ali Mehdi, bir sabah yüzlerce başka hava kuvvetleri subayı ile birlikte vatan ihanet suçundan arandığını öğrendi. Arkadaşlarıyla beraber bir süre gizlendiler, sonunda bir gün artık direnmenin de gizlenmenin de olanaksız olduğunu yere gelince, hiç değilse ailelerinin canını kurtarmak için kaçmaya karar verdiler.

Erzurum’un Palandöken dağına yakın bir mahallesinde inşaatı yeni bitmiş bir ev kiralayıp hepi topu iki üç valize sığacak kadar az olan eşyalarıyla buraya yerleştiklerinde Afşin henüz on iki yaşındaydı ve ne politkaya ne de aşka dair hiçbir fikri yoktu. Bildiği tek şey mollalardan kaçtıkları ve bunu Türkiye’de bile kimselere söylememesi gerektiğiydi. 

Bayan Gunilla’nın Türk komşusundan nezaketen alıp sonra çöpe döktüğü şekerli çorba ya da Afşin’in annesi Narin’in de her yıl aksatmadan yaptığı aşura o yıl sadece bir iki avuç buğday ve biraz nohut konularak Erzurum’da pişirildi. Meşhed’li onurlu bir tüccraın oğlu, İran Hava Kuvvetleri’nin seçkin pilotu Yarbay Ali Mehdi’yi ve ailesini hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, uzun bir yoksulluk ve sürgün dönemi bekliyordu.

…

Bu akşamlık da bu kadar, bir sonraki bölümde görüşmek üzere…


Gaffar Yakınca’yı takip etmek için
Twitter : 
@DeliGaffar
Facebook : 
Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar

Etiketler: iran, iran islam devrimi, tahran, yar kapısındaa uyumak

Yar Kapısında Uyumak – 3

5 Aralık 2015

Zavallı bayan Gunilla. Sürekli çamaşırhane sırasını kaydıran, her hafta garip kokulu sabunlarla merdiven boşluğunu silen ve bir sonbahar günü elinde bir tas çorba ile kapısını çalan kapı komşusu tuhaf Türk, tüm bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de paspasın üzerinde uyurken bulduğu eski sevgilisini evine buyur ediyor! 

Kentin büyük hastanesinin enfeksiyon servisinde çalışan Gunilla, öyle pek hijyen takıntıları olmamasına rağmen, komşusundan gelen ve daha önce hiç görmediği bu şekerli çorbayı azıcık tadına baktıktan sonra dökmeyi tercih etmişti. Aslında daha en baştan bu ikramı geri çevirebilir, hatta hazır fırsatını bulmuşken bu gereksiz derecede samimi kara adama çamaşırhane sırasına biraz daha özen göstermesini söyleyebilirdi. Ancak, hemşirelik mesleğinden gelme bir kısım deneyimler sayesinde Türk olduğunu anladığı komşusunu yine bir tür hemşirelik güdüsüyle geri çevirmedi: adam, sırıtırken bile ağlayacakmış gibi bakıyordu, sanki ona bir tas çorba uzatan değil de ondan bir parça ekmek isteyen yavru bir köpek gibiydi bakışları. Tombul beyaz parmaklarıyla çorba kasesini alıp teşekkür etti. Kapıyı kapatıp içeri geçerken adam hala dış kapının önünde bunun bir çorba olmadığını, evde ne varsa ondan yapılan bir tatlı olduğunu, Allah için yapıldığını falan anlatıyordu. O kadar çok konuşmuştu ki Nuh peygamberle ilgili birşeyler söylemeye başladığında Gunilla artık dayanamayıp ağzında hızlı hızlı bir iki teşekkür sözcüğü daha geveledikten sonra kapıyı komşusunun suratına kapatıvermişti. 

Gunilla, böylesi erkekleri asla çekici bulmaz. Onun için acımak, bir duygu olarak, özel yaşamıyla değil göreviyle ilgili bir yerde tasnif edilmiştir. Bir kere böylesi şefkat hisleri duymaya başlarsa, sadece teknik yönergeleri uygulayan birine dönüşür. Hastanın tansiyonu normal mi, bu sabah nasılsınız, değerleriniz iyi görünüyor, damar yolunuzu açalım, beraber yürüyebiliriz, sonda takılacak, yatağınızı kaldırmak ister misiniz, ağrı kesici için kırmızıya basın.

Aslında beki tersi de mümkündü. Ancak, tıpkı Afşin gibi -ve belki de hepimiz gibi- Gunilla da bir miktar kendinden önceki kuşakların yazdığı bir kaderi yaşıyordu. Evet, şüphesiz yaşam büyük oranda kendi ellerimizle şekillendirdiğimiz bir şeydir, buna itiraz ettiğimi sanmayın. Ama bazı küçük noktalar, özellikle en kör, en karanlık olanlar, tıpkı Afşin’in dedesinin o marazi aşk hali gibi, sanki bir tür genetik olanaksızlık olarak üzerimize işlenirler. Aşamayıp da kader dediklerimiz, kim bilir, belki de bunlardır. 

İşte Norköpping Hastanesi’nin en gözde hemşiresi Gunilla da yaşamın bir bölümünü, galiba en çok da şu söylediğim, şefkatle, acımayla ilgili bölümü, anneannesinden kalan bir parça gibi yaşıyor olabilir.

Üç kuşaktır tam bir göçmen hayatı yaşayan Afşin’in aksine Gunilla, insan aklının kaydedebildiği zamanlardan beri ve üstelik aynı yerde, tüm Botnia Körfezi’nin belki de en güzel yeri olan Höga Kusten’de yerleşik bir yaşam sürdüren köklere sahip. Ta Lapland’tan kalkıp gelen Ångerman nehrinin Baltık’a kavuştuğu yerde, yüzlerce kilometreyi bulan kayalık sahillerin üstündeki çayırlar, bahar gelince üzerinde kelebeklerin, minik kuşların, arıların ve türlü böceklerin dans ettiği, çiçeklerden ve topraktan isyan eder gibi fışkıran otlardan yapılma bir dans pistine döner. 

Tıpkı takvimin 1931 yılının Mayıs ayının ondördünü gösterdiği o perşembe gününde olduğu gibi. Nehrin denize kavuşmadan önce oluşturduğu vadiye Ådalen denir. O zamanlar vadi boyunca kurulu ağaç işleme fabrikaları sadece Ådalen’deki onlarca köyün değil daha kuzeydeki ve daha güneydekilerin de başlıca geçim kaynağıydı. 1930 yılında işverenler pazar koşullarını gerekçe göstererek ücretleri azaltma kararı aldılar. İşçiler zaten çok zor koşullar altında çalışıyorlardı, bu kararı kabul etmediler, önce bir iki fabrikada başlayan grev zamanla tüm bölgeye yayıldı.

Nehrin ve denizin buzları eriyip de sevkiyat mevsimi gelince Graningeverken şirketinin patronu Bay Versteegh’in telefonları durmaksızın çalmaya başladı. Avrupanın her yanından müşteriler ağaç hamuru, selüloz ve kereste soruyorlar, her telefon, Bay Versteegh’in haftalardır çalmayan vardiya düdüklerine bir kez daha lanet etmesine yol açıyordu. Graningeverken itibarlı bir işletmeydi, müşterilerini bu şekilde yüzüstü bırakamazdı. Sonunda Bay Versteegh “onlarla olmuyorsa başkalarıyla çözerim” dedi ve nehrin güneyinden bir yerden topladığı adamları, grevi kırmak için bir gemiye bindirerek Ådalen’e getirdi. 

Aralarında komşum Gunilla’nın dedesi Karl’ın da bulunduğu işçiler bu duruma çok sinirlendiler. Ådalen’in her yanından binlerce işçi Kramfors’ta toplandı ve grev kırıcıların yerleştiği Lunde mahallesine doğru yürümeye başladı. Tıpkı Meşhed’deki ayaklanmayı bastırmaya polis yetmeyince duruma Şah’ın ordusunun el koyması gibi, Ådalen’de de polis işçileri zapt edemeyince Kraliyet Ordusu göreve çağrılmıştı.

İşçiler, önde kızıl bayraklar ve Enternasyonal’i çalan bando ile Lunde’ye girdiler. Tarihin gördüğü ender güzellikte anlardan biriydi, o denli muhteşem, o denli büyüleyici… Toprak yolun iki yanında uzamış otlar, mor sümbüller, nergis çiçekleri ve kızıl bayraklar gibi kızıl gelincikler. En önde kocaman memeli, kocaman elli beyaz elbiseli tombul kadınlar ve işçi babalarının pantolonlarından bozma kısa tulumlarıyla çocuklardan oluşan beş on kişilik bir barış heyeti, hemen arkalarında o kadınların uçsuz bucaksız dizlerine yatırıp, o kocaman elleriyle ve uykusuz gözleriyle üzerlerine sendikaların, partilerin adını işlediği kızıl sancaklar, onların peşi sıra siyah giymiş, beyaz giymiş, kravatlarını takmış, kızıl fularlar bağlamış karıları gibi, yoldaşları gibi kocaman elli, boylu poslu, yanık yüzlü adamlar. Hülasa, emeğiyle kazanıp emeği için kavga eden insan soyunun dünyanın her yerinde görülebilecek denli sıradan ve bir o kadar muhteşem, ayağa kalkmış hali.

En önde iki üç tane atlı süvari, arkada otların çimenlerin arasına mevzilenmiş askerler, kum torbaları, makineli tüfekler. Tam yüz on yedi yıldır kurşun sıkmamış olan Kraliyet Ordusu bu anı beklemiş gibi heyecanlı ve gergindi. Kime karşı? Köylerinde kendilerini bekleyen ana babalarından, kardeşlerinden bir farkı olmayan bu kavruk insanlar şimdi üç taçlı yüce kraliyet sancağının gerçek düşmanlarına dönüşmüştü. Gerçek düşmanlar, gerçek düşmanlara karşı hazır olmalıyız! 

Süvariler atlarını tozu dumana katarak en öndekilerin üzerine sürdüler. Çocuklar ve kadınlar atların altında kalmamak için kaçıştılar. Dev kızıl flamaları gören atlar duraksadı, işçiler durmadı, limana ineceklerdi, bando susmadı, hiçbir şey olmamış gibi Enternasyonal’e devam etti, tam nakaratın ikinci tekrarında, ve tam ikinci dizenin başında, silahlar patladı. Karnından vurulan biri yere düştü, sonra bir başkası başından vuruldu…

O günlerde henüz yirmili yaşlarında genç bir hızar işçisi olan Karl, kortejin arkalarında bir yerdeydi. İnsanların bir kısmı korkuyla kendini yol kenarındaki sulama kanallarına, çayırlara attılar, ama çoğunluk durmadı. Kardeşleri bir bir vurulurken işçiler durmuyordu, gerçekten de şarkıda söylendiği gibi “bu kavga en sonuncu kavgaydı artık”. Karl yürümekle kalmadı, başından vurulan uzunca boylu işçiyi görünce öfkeden çılgına döndü. Bu adamı bir keresinde sendika binasında şiir okurken izlemişti, onu Sollefteå’daki yetimhaneden tanıyan arkadaşları vardı, çok dürüst bir adam diyorlardı, ve şimdi askerler onu başından vurmuşlardı öyle mi? Kurşun yağmuru altında koşarak en önlere kadar ilerledi. Müzisyenlerin bir kısmı vurulmuş, bando susmuştu, şimdi sadece feryatlar ve çığlıklar duyuluyordu. Bir de Karl gibi bahçe çitlerini yıkarak ateş eden askerlere doğru koşan işçilerin bağırmaları. 

Karl askerlerden birininin yakasına yapışıp yerden kaldırdı, “katil” diye bağırıyordu, “katil, katiller”. Asker Karl’ın elinden kurtulmaya çalışırken bir silah patladı, omzundan vurulan Karl oracıkta yıkılıverdi. 

Masmavi gökyüzü altında kaç el silah patladığını kimse bilemedi. Neden sonra, bandodaki sarışın trompetçi ateşkes borusu çalmayı akıl etti ve bu sayede artık hiç bitmeyecekmiş gibi bir hal alan mahşer bir son buldu. 

İşte Gunilla’nın anneannesi Svea ile dedesi Karl bu can pazarında tanıştılar. İşçiler, ölülerini topladılar, askerlerle itiş kakış içinde sendika binasına doğru yola koyuldular. Ancak yaralılar tutuklanmaktan korktukları için doktora gidemiyordu. Svea, Karl’ı bir kayın ağacının gölgesinde baygın yatarken buldu. Güçlü kuvvetli bir kadındı, yarı baygın bir haldeki Karl’ı bahçedeki küçük konuk evine kadar sürükleyerek taşıdı. Karl’ın iyileşmesi sandığından kısa sürdü. Ağustos ayı geldiğinde kolunu kullanmakta hala biraz güçlük çekse de artık çalışabiliyordu, ve daha önemlisi, Svea’ya bakışları bambaşka bir hal almıştı…

Efendim, komşum Gunilla’nın ve onun paspasında yatan aşığı Afşin’in öyküsüne haftaya devam edeceğiz. Şimdilik, o gece Afşin’e dinlettiğim üçüncü şarkıyı bırakıyorum size.


Gaffar Yakınca’yı takip etmek için
Twitter : 
@DeliGaffar
Facebook : 
Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar

Etiketler: Ådalen, aşk

  • « Go to Previous Page
  • Go to page 1
  • Go to page 2
  • Go to page 3
  • Go to Next Page »

Primary Sidebar

İyi Parti: Kadro, söylem, ideoloji

İti qovan kimi

Allahuekber

Ozinyan kimleri mamaladı?

Cezayir şehitleri vatanlarına dönerken

Erdoğan’a çarpıp dağılan Macron mu, Rothschild mi?

Yasin, En Tatlı Uykusuna Dalmış Gibi

Bir Tablo ve Yayıncılığımızın Hali

Doğu Batı Arasında veya Türklükten Kaçış

Kültür Emperyalizminin Doğası Üzerine Notlar

Anti-emperyalist Açıdan Netflix’i Okumak

Peygamber Çiçekleri

Büyük Salgın ya da Yeni Bir Düzenin İmkânları

Çav Bella ve Ezan

Tahdagurusu

Aybüke ve nefret komisyoncusu bir “feminist” yazar

Hurşit burada, ahlak nerede?

Yar Kapısında Uyumak – 5

Yar Kapısında Uyumak – 4

Yar Kapısında Uyumak – 3

Footer

  • Gizlilik Politikası
  • Telif ve Alıntılama
  • Yayın İlkeleri
  • İletişim

Copyright © 2014-2020 - DeliGaffar.com - Her hakkı saklıdır